ATO İstanbul Sözleşmesi'nin feshine karşı dava açtı

ATO İstanbul Sözleşmesi'nin feshine karşı dava açtı

Ülkemizin, kamuoyunda “İstanbul Sözleşmesi” olarak da bilinen, “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nde ayrılması sonrasında şiddet olaylarında yaşamını yitiren kadınlarımızın sayısı 30’u geçmiş durumda. 

Önceki gün, bu kez de bir kadın meslektaşımızı, Opr. Dr. Zeynep Erdoğan’ı, erkek şiddeti sonucu kaybettik. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı olan meslektaşımız, kocasının bıçak darbeleri ile vahşice katledildi, aynı olayda şiddete maruz kalan çocuğu ise ağır yaralandı.

Odamız; “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nden ülkemizin ayrılmasına (Türkiye bakımından fesih edilmesine) dair 19.03.2021 tarih ve 3718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararının iptali, öncelikle de yürütmesinin durdurulması talebiyle 10 Mayıs 2021 tarihinde bir dava açmış bulunmaktadır.

Cumhurbaşkanlığı makamına karşı Danıştay nezdinde açılan bu davada ayrıca; ülkemizin tarafı olduğu ve TBMM tarafından kanun ile kabul edilmiş uluslararası anlaşmalardan Cumhurbaşkanının, tek yanlı tasarrufu ile ayrılma kararı vermesine dayanak teşkil eden “9 nolu Milletlerarası Andlaşmaların Onaylanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi”nin de Anayasa aykırılığı iddiasında bulunulmuş, iptali talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurulması da talep edilmiştir.

Bilindiği üzere kadına karşı şiddet ve ayrımcılık; varlığı halen süren ve de kişi ve toplum nezdinde ağır mağduriyetlere yol açan; her durumda çağdışı, insan hakları kavramı ve insanlık değerleri ile doğrudan çatışan ve de toplumun varlığını tehdit edip, toplumsal gelişimi de engelleyen bir olgudur.

Bu nedenle; kadına karşı şiddet ve ayrımcılığın önlenmesi ve bu yolda kişisel ve toplumsal güvencelerin tesisi yolundaki haklı çabalar, ulusal ve uluslararası hukuk düzleminde de kimi somut ürünler doğurmuş olup; bunların başında da,kamuoyunda “İstanbul Sözleşmesi” olarak da bilinen, “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” gelmektedir.

Bilinmektedir ki kadına yönelik şiddet ve ayrımcılık, ülkemizde halen güncel ve son derece can yakıcı bir sorun başlığıdır. Şiddet eylemlerine maruz kalan birçok kadın yurttaşımız, yaşamını yitirmekte ya da yaralanmaktadır. Ülkemizde; yalnızca geride kalan 2020 yılında 527 kadın cinayeti eylemi gerçekleşmiş, 373 kadın yurttaşımız söz konusu şiddet eylemlerinde yaşamını yitirmiş, çoğu ağır olmak üzere 263 kadın yurttaşımız da yaralanmıştır. 

Kadınlara ve cinsel ayrımcılığa maruz kalan diğer toplum kesimlerine yönelik şiddetin önlenmesini, bu konumdaki yurttaşların yaşam hakkı ile maddi ve manevi bütünlüğünü koruyup güvenceye alacak kural ve mekanizmaların yaşama geçirilmesini amaçlayan İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılma/fesih iradesi; Anayasa m. 2 de de yer bulan, toplumun huzur ve güvenliğini sağlama amacının, insan haklarına saygılı ve adalet anlayışına bağlı hukuk devleti ilkesinin, açık bir inkarı ve ihlalidir. Bu kapsamda her türlü idari işlem ve eylemin değişmez temel amacı ve hukuka uygunluk ölçütü olan “kamu yararı” unsurunun, şimdi davaya konu yapılan Cumhurbaşkanlığı kararı nezdinde mevcut bulunmadığı görülmektedir. 

Öte yandan bilinmektedir ki İstanbul Sözleşmesi; 11.05.2011 tarihinde Türkiye tarafından imzalanmış ve devamında; Anayasamızın 87 nci ve 90 ıncı maddeleri hükümleri uyarınca, TBMM Genel Kurulu tarafından görüşülerek; 24.11.2011 tarihinde kabul edilen “6251 Sayılı Kanun” ile uygun bulunmuş, böylelikle “normlar hiyerarşisi”nde bir üst normatif belge niteliği ile, ülkemiz hukuk sisteminde varlık ve uygulama kazanmıştır. Hal böyleyken; şimdi Cumhurbaşkanlığının tek yanlı bir işlemi ile Sözleşmenin feshi; yasama organı ve doğrudan millet iradesi de yok sayılarak; bir kanunun, bir idari işlem ile hükümsüz kılınmasıanlamı taşımakta ve de en temel hukuki ilke ve gereklerle çatışmaktadır. 

Bilindiği üzere Odamız; Anayasa’nın 135 inci maddesi ile 6023 Sayılı Türk Tabipleri Birliği (TTB) Kanunu hükümlerine kurulmuş ve “kamu kurumu” niteliğine haiz kılınmış, tıp hekimlerinin meslek örgütüdür. Anılan mevzuat hükümleri müvekkil Odaya; “meslektaşların hak ve menfaatleri” ile “halkın sağlık hakkını koruma” görev ve yükümlülüğünü de vermektedir.

Sağlık kavramı; bedensel ve ruhsal yönden bir bütün olarak kabulü gereken tam bir iyilik halini, aynı zamanda kişi ve toplum nezdinde bu durumu tehdit eden her türlü olumsuz etken karşısında bir güvence gereksinimi de ifade etmektedir. Ülkemizde, kadına yönelen ağır şiddet ve ayrımcılık eylemlerinin, aynı zamanda kişi ve toplum sağlığı için de ağır ve güncel bir tehdit oluşturduğu açıktır.

Öte yandan kadına yönelik şiddet ve ayrımcılık eylemlerinin, hekimlik mesleğinin mensubu olan kadın hekimler nezdinde de yaşandığı ve ağır mağduriyetlere yol açtığı açıktır. Bu kapsamda Odamız, kadın meslek mensuplarının hak ve menfaatlerinin korunması, kadın meslek mensuplarına özel olarak yönelen şiddet ve ayrımcılığa karşı durma konusunda da öteden beri duyarlılık ve çaba içerisinde bulunmaktadır. Nitekim kadın meslek mensupları tarafından Odamıza iletilen güncel talep ve yakınmalar da, İstanbul Sözleşmesi’nin savunulması ve şimdi bu davayı açmayı, hukuki ve kamusal bir zorunluluk kılmış bulunmaktadır.

Davamız, önümüzdeki süreçte, Danıştay 10. Dairesi’nde 2021/2754 Esas nosu ile görülecektir.

Kamuoyuna saygı ile duyururuz.